Tıbbi Malpraktis Davası Nedir? (Doktor Hatası İddiasıyla Açılan Davalarda Hasta ve Doktorların Dikkat Etmesi Gerekenler)
Tıbbi malpraktis halinde hekimin hem cezai (TCK m.89-90) hem de hukuki (TBK m.49 vd.) sorumluluğu doğabilir.
Türk hukukunda bu davaların bir kısmı adli yargıda bir kısmı ise idari yargıda açılmaktadır. Özel hastane veya muayenehanede gerçekleşen malpraktis vakalarında hasta haksız fiil veya sözleşmeye aykırılık hükümlerine dayanarak doktor veya hastane aleyhine adli yargıda dava açabilir.
Kamu görevlisi olan doktorlar aleyhine açılacak davalarda ise Anayasa’nın 129. maddesinin 5. fıkrası ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 13. maddesi gereği zarar gördüğünü iddia eden hastanın idareye karşı idari yargıda tam yargı davası açması gerekmektedir.
Borçlar Hukuku (TBK): Haksız fiilden doğan tazminat hükümleri (TBK m.49-51) malpraktis hukukunun temelidir. TBK m.49’a göre “kusurlu ve hukuka aykırı fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür”. TBK m.56 ise ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde zarar görene ve yakınlarına uygun miktarda manevi tazminat imkânı tanır.
Sözleşmeye Aykırılık / Vekâletsiz İş Görme: Özel hastaneler veya doktorla imzalanmış vekâlet/eser sözleşmesi varsa, sözleşmeye aykırılık hükümleri (TBK m.400 ve vd.) de ileri sürülebilir. Hekimin rızasız müdahalesi (örneğin ameliyat sırasında gerekçesiz tedavi genişletme) ise TBK m.527/6098 B.K. m.351’le düzenlenen vekâletsiz iş görme hükümlerine göre değerlendirilir.
İdare Hukuku: Kamu görevlisi hekimlerin malpraktisinden kaynaklanan zararlar için Anayasa 129/5 ve 657 sayılı DMK 13 uygulanır. Bu hükümlere göre “memur ve kamu görevlileri kasten işlemeyecek şekilde işledikleri kusurlu fiillerden doğan tazminat davaları, ancak idareye karşı” açılır. Devlet hastanesinde tedavi sırasında meydana gelen zarar idare kusuru (hizmet kusuru) kabul edilerek Tam Yargı Davası (idare mahkemesi) açılır.
Kamu görevlisi olan hekimler yönünden; Mesleki Sorumluluk Kuruluna başvurulması şarttır.
Resmi Gazete’de 27.05.2022 tarihinde yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 7406 sayılı Kanun’un 15 inci maddesi ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen geçici 13 üncü maddesi “Ek 18 inci maddenin birinci fıkrası hükümleri, 4483 sayılı Kanun hükümleri uyarınca haklarında kesinleşmiş bir soruşturma izni verilenler bakımından uygulanmaz ve soruşturma veya kovuşturmalara devam olunur. Kamu kurum ve kuruluşları ve Devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yapmış oldukları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminattan dolayı açılan rücu davalarından, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla yargılaması devam edenler bakımından ek 18 inci maddenin ikinci fıkrası uyarınca karar verilmek üzere Mesleki Sorumluluk Kuruluna başvurması için davacıya iki aylık süre verilir. Başvuru yapılmaması hâlinde dava usulden reddedilir. Bu durumda yargılama gideri taraflar üzerinde bırakılır ve davacı aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmez.” hükmünü haizdir. 27.05.2022 tarihinde yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 7406 sayılı Kanun’un 15 inci maddesi ile 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na eklenen geçici 13 üncü maddesi uyarınca kamu kurumları ve Devlet Üniversitelerinde çalışan sağlık görevlileri hakkında dava açılmadan önce Mesleki Sorumluluk Kurulu’na başvuru yapılması gerekmektedir.
Tıbbi Malpraktis Nedir? Hangi Durumlarda Dava Açılabilir?
Malpraktis Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kurallarının 13. maddesinde Hekimliğin Kötü Uygulanması(Malpractice) başlığı altında “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “hekimliğin kötü uygulaması” anlamına gelir.” denilerek tanımlanmıştır. Hekimin tıbbi uygulamasında bilgisizliği, deneyimsizliği ya da ilgisizliği nedeniyle hastanın zarar görmesi halinde malpraktis söz konusu olabilecektir.
Doktorun Sorumluluğu: Malpraktis mi, Komplikasyon mu?
Malpraktis, komplikasyon kavramından farklıdır. Komplikasyon hekimin tıbbî müdahaleyi gerçekleştirirken her şeyi doğru yapmasına rağmen yine de istenmeyen bir sonucun meydana gelmesidir ve komplikasyonun iyi ve doğru yönetilmiş olması kaydıyla, istenmeyen sonucun ortaya çıkmasında tıp ilminin genel kurallarının kusurlu ihlâli söz konusu olmadığından hekimin sorumluluğu doğmayacaktır.
Dünya Tabipler Birliği’nin Malpractice Bildirisinin 2. maddesinde ise;
“2. Tıbbi yanlış uygulama ile, tıbbi bakım ve tedavi sırasında görülen, hekimin
hatası olmayan durumlar ayrılmalıdır. a) Tıbbi yanlış uygulama (malpractice); doktorun tedavisi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan “zarar”dır. b) Tıbbi uygulama sırasında öngörülemeyen bilgi ya da beceri noksanlığı sonucu oluşan ise; istenmeyen sonuçtur ve bunda hekimin sorumluluğu yoktur.” denilerek istenmeyen sonuçların(komplikasyon) ortaya çıkması halinde hekimin sorumluluğunun olmayacağına işaret edilmiştir.
Malpraktis davalarında zamanaşımı süresi nedir?
Adli yargıda açılan haksız fiile dayalı davalarda Türk Borçlar Kanunun 72. maddesi uyarınca zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren 2 yıl ve her halde 10 yıllık zamanaşımı süreleri uygulanır.
Adli yargıda açılan vekalet sözleşmesine dayalı davalarda zamanaşımı süresi 5 yıldır.
İdari yargıda açılacak davalarda ise İYUK m.13’e göre idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir.
Malpraktis davalarında görevli ve yetkili mahkeme neresidir?
Dava eser sözleşmesine veya vekalet sözleşmesine dayanıyorsa davanın görüleceği mahkeme Tüketici Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise davalının yerleşim yeri mahkemesidir. Sözleşmeye dayalı davalarda yetkili mahkeme, tıbbi uygulamanın gerçekleştirildiği yer mahkemesidir.
Dava haksız fiile dayanıyorsa davanın görüleceği mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Haksız fiile dayalı davalarda yetkili mahkeme haksız fiilin meydana geldiği yer veya davacının yerleşim yeri mahkemesidir.
| Dava Türü / Dayanak | Zamanaşımı Süresi | Görevli Mahkeme |
| Haksız Fiil (Özel Hastane/Doktor) |
Zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren 2 yıl, her halde 10 yıl
|
Asliye Hukuk Mahkemesi
|
| Vekalet Sözleşmesi (Özel Hastane/Doktor) |
5 Yıl
|
Tüketici Mahkemesi
|
| İdari Yargı (Kamu Hastaneleri) |
Öğrenme tarihinden itibaren 1 yıl, her halde 5 yıl
|
İdare Mahkemesi (Tam Yargı Davası)
|
| Eser Sözleşmesi |
5 Yıl
|
Tüketici Mahkemesi
|
Malpraktis davasında hekim veya hastanenin sorumlu tutulması için aranan şartlar nelerdir?
Kusur: Malpraktis davalarında hekimin kusurunun olması şarttır. Zararın doğrudan ve önemli bir sebebi doktor hatası olmalıdır.
Nedensellik Bağı: Hekimin sorumlu tutulabilmesi için gerçekleşen zarar ile müdahale arasında uygun nedensellik bağı olması gerekir. Nedensellik bağının herhangi bir nedenle ortadan kalkması halinde hekim veya hastane zarardan sorumlu tutulamaz.
İspat yükü: Hasta açacağı davada zararın hekimin kusurlu hareketi sonucunda doğduğunu ispatlamalıdır. Hekim veya hastane ise, tedaviyi tıbbi standartlara uygun yaptığını, gelişen komplikasyonun önlenemez olduğunu veya hastanın olası komplikasyonlara açık rıza verdiğini ispatlamak zorundadır.
Yargıtay Kararlarında Hekimin Sorumlu Tutulabilmesi İçin Aranan Nedensellik Bağı Nasıl Değerlendirilir?
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2024/748 E. , 2025/157 K. sayılı kararında; dosya kapsamında alınan ATK raporu ve alanında uzman doktorlardan alınan bilirkişi raporlarında davacının ilk başvurduğu hastahanede çekilen BT incelemeleri sırasında radyoloji uzmanı hekim tarafından “intraabdominal(karın içi) serbest hava dansitelerinin” belirtilmemesi eksiklik olarak değerlendirilmiş ise de bu eksikliğin davacı hastaya yapılacak takip ve tedavide bir değişikliğe neden olmayacağı gibi zarara da yol açmadığı gerekçesi ile hekim ile hastanenin tıbbi standartlara uygun davrandığı, aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirdiği zarar ile hekimin davranışı arasında uygun nedensellik bağı olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2022/3869 E. , 2022/6432 K. sayılı kararında, dava dosyasında Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulundan rapor alındığı, raporda sonuç olarak, ameliyatı gerçekleştiren hekime atfı kabil ihmal ya da kusur tespit edilmediği görüşünün bildirildiği, davacının rapora itiraz etmesi üzerine dosya kül halinde yeniden bilirkişi raporu alınması için Adli Tıp Genel Kurulu’na gönderildiği, Adli Tıp Genel Kurulu’nca itiraza uğrayan rapor mihvalinde rapor hazırlanarak dosyaya ibraz edildiği, davacının hem Adli Tıp 2. İhtisas Kurulu raporuna, hem de itiraz üzerine alınan Adli Tıp Genel Kurulu raporuna karşı itirazlarını içeren dilekçe verdiği ancak itirazları karşılar yeni bir rapor alınmaksızın mahkemece davanın reddine karar verildiği, hükme esas alınan her iki rapor da incelendiğinde, davacının ameliyat öncesi durumu, ameliyata hazırlık evresinde yapılan ve/veya yapılması gereken tahlil ve tetkikler, özellikle davacının davalı … hastaneye başvurma tarihi ile ameliyatın gerçekleştiği tarih arasında geçen zamanın sebebinin, gerekli olup olmadığı hususunun hiçbir şekilde irdelenmediği, ameliyat esnasında davalı doktor tarafından uygulanan işlem ve bu işlem sonucu davacıda kırıkların kaynamaması veyahut yanlış kaynaması sonuçlarından hangisinin vuku bulduğu ve bu sonuca davalı doktorun hatalı veya eksik eyleminin sebebiyet verip vermediği ile ameliyat ve yapılan diğer işlemlerin yerindeliği ve gerekliliği ile davacının sonradan geçirmek zorunda kaldığı ameliyatlar ve mevcut durumu gibi önemli hususlar tartışılıp açıklanmadığı, bu nedenle mahkemece üniversitelerden, konusunda uzman, akademik kariyere sahip bilirkişi heyeti oluşturularak özellikle, konulan teşhis, bu teşhise yönelik yapılan işlemler ve yerindeliği ile davacının mevcut durumu hakkında ayrıntılı ve açıklayıcı, mahkeme, Yargıtay ve taraf denetimine elverişli bir rapor hazırlanmak suretiyle sonucuna uygun bir karar verilmesi gerektiğine işaret edilmiştir.
Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2024/2376 E., 2025/1460 K. sayılı kararında;
Dosya kapsamında alınan raporlarda belirtildiği üzere erken dönemde bebekte mevcut asfiksiyi tespit edebilecek herhangi bir klinik bulgu, laboratuvar tetkik veya teknolojik yöntemin mevcut olmadığı, serebral palsi hastalığının nedeninin tam olarak bilinemediği, yeterli süre beklenmeden sezaryene alınması ile küçükte meydana gelen hipoksik iskemik ensefalopati arasında kesin illiyetin mevcut olmadığı gerekçesi ile davanın reddinin gerektiğine işaret edilmiştir.
Aydınlatılmış Onam Formu Geçersiz Sayılabilir mi?
Malpraktis (tıbbi kötü uygulama) davalarında hekimin sorumluluğunu belirleyen en kritik unsurlardan biri “aydınlatılmış onam”dır. Yargıtay, yerleşik içtihatlarında aydınlatılmış onamın sadece şekli bir imza prosedürü olmadığını, hastanın riskleri, alternatifleri ve sonuçları tam olarak anladığı bir süreç olması gerektiğini vurgulamaktadır.
Türk hukukunda tıbbi müdahalelerin hukuka uygun sayılabilmesi için hastanın rızasının (onamının) bulunması şarttır. Ancak bu rızanın geçerli olabilmesi için hastanın yeterli ve doğru şekilde aydınlatılmış olması gerekir.
- Türk Borçlar Kanunu (TBK) ve Vekalet Sözleşmesi: Hekim ile hasta arasındaki ilişki genellikle vekalet sözleşmesi kapsamında değerlendirilir. Hekim, özen borcu gereği hastayı aydınlatmakla yükümlüdür.
- Hasta Hakları Yönetmeliği (Madde 15, 24, 26): Hastanın sağlık durumu, yapılacak müdahale, riskler ve alternatifler konusunda bilgilendirilmesi zorunludur.
- Hekimlik Meslek Etiği Kuralları (Madde 26): Hekim, hastasını anlayabileceği bir dille aydınlatmalıdır.
Tıbbi uygulama öncesi hastanın onamı (rızası) tıbbi uygulamayı hukuka uygun kılan temel unsurdur. Geçerlilik ölçütleri şunlardır:
Yeterli ve Kapsamlı Bilgilendirme: Hekim hastaya tedavi, müdahale konusunda m.15 Hasta Hakları Yönetmeliği’ndeki kapsam dahilinde (tanı, tedavi yöntemi, riskler, komplikasyonlar, alternatifler, başarı şansı, reddetme durumunda sonuçlar, ilaç bilgisi, yaşam tarzı önerileri vb.) bilgi vermelidir. Yeterli aydınlatma, hastanın yaşına, kültürüne, eğitimine uygun dilde olmalı, soruları yanıtlanmalı ve gerekirse danışma fırsatı sağlanmalıdır. Aydınlatma uygun ortamda ve mahremiyet gözetilerek yapılır (Hasta Hakları Yön. m.18/6).
Rıza (Onam) Şekli: Hukuken rızanın şekli serbesttir; yazılı onam zorunlu olmamakla birlikte pratikte hastaya bilgi verildiğini belgelemek için “aydınlatılmış onam formu” kullanılması önerilir. Formlar en az Hasta Hakları Yön. m.26’daki bilgileri içermeli, iki nüsha hazırlanarak imzalanmalıdır. Rıza herhangi bir nedenle baskı, tehdit, yanıltma ile elde edilmişse geçersiz sayılır. Hekim bu belgelerin doğruluğundan sorumludur. Öte yandan bazı Yargıtay kararları rıza formunu tek başına yeterli delil kabul etmeyip, uygulamanın ayrıntılarını yazılı belgeyle açıklamayan hekimin yükümlülüğü yerine getirmediğine hükmetmiştir.
Kişinin Uygunluğu (Yetkinlik): Reşit ve ayırt etme gücüne sahip hastaya kendisi izin verir. 18 yaşından küçük veya akıl bakımından yetersiz hastaya tedavi için velisi/vasisi onam verir. Velisinin veya vasisinin bulunmadığı, bilinç kapalı veya ifade gücünü yitirmiş hastalarda (acil durumlar hariç) rıza aranmaksızın tıbbi müdahale yapılabilir. Yine Hasta Hakları Yön. m.24, reşit olmayanın izninin yasal temsilci tarafından verileceğini açıklar. Hekim, mümkünse hasta veya yakınlarını da sürece katmalıdır.
Geri Alma Yetkisi: Hasta/kanuni temsilci isterse, izin verdiği rızayı müdahale sonuna kadar herhangi bir anda geri alabilir. Biyotıp Sözleşmesi 5. maddesi “ilgili kişi rızasını her zaman serbestçe geri alabilir” diyerek bu hakkı düzenlemiştir. Onam geri alındıysa hekim müdahaleyi durdurmalı veya vazgeçmelidir.
Acil Durum İstisnaları: Hayatı tehdit eden acil bir durumda rıza beklenmez. Hasta bilinçsiz veya reşit değilse, yaşamsal gereklilik halinde müdahale yapılır; daha sonra (uyandığında) bilgilendirme ve onam devam edilir. Hasta Hakları Yön. m.31 de, rutin işlemler dışında kalan genişleme gereken durumlarda (organ kaybı tehlikesi vb.) acil müdahale yapılabileceğini öngörür.
İspat Yükü: Yargıtay kararlarında hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğinin ispatının hekim veya hastane üzerinde olduğu vurgulanır. Hekim, aydınlatma belgelerini sunarak yükümlülüğünü ispatlamalıdır; aksi halde tazminata hükmedilebilir.
Yargıtay’ın Temel İlkesi: Aydınlatılmış onamın alındığını ispat yükü hekim veya hastaneye aittir. Matbu (basmakalıp) formlar, hastaya özgü riskleri içermiyorsa veya hastanın anlayabileceği nitelikte değilse geçersiz sayılır.
Hasta Hakları Yönetmeliğinin 24. maddesinde; “Tıbbi müdahalelerde hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur ise velisinden veya vasisinden izin alınır. Hastanın, velisinin veya vasisinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz. Kanuni temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi, anlatılanları anlayabilecekleri ölçüde, küçük veya kısıtlı olan hastanın dinlenmesi suretiyle mümkün olduğu kadar bilgilendirme sürecine ve tedavisi ile ilgili alınacak kararlara katılımı sağlanır. Sağlık kurum ve kuruluşları tarafından engellilerin durumuna uygun bilgilendirme yapılmasına ve rıza alınmasına yönelik gerekli tedbirler alınır. Kanuni temsilci tarafından rıza verilmeyen hallerde, müdahalede bulunmak tıbben gerekli ise, velayet ve vesayet altındaki hastaya tıbbi müdahalede bulunulabilmesi; Türk Medeni Kanununun 346 ncı ve 487 inci maddeleri uyarınca mahkeme kararına bağlıdır. Tıbbi müdahale sırasında isteğini açıklayabilecek durumda bulunmayan bir hastanın, tıbbî müdahale ile ilgili olarak önceden açıklamış olduğu istekleri göz önüne alınır. Yeterliğin zaman zaman kaybedildiği tekrarlayıcı hastalıklarda, hastadan yeterliği olduğu dönemde onu kaybettiği dönemlere ilişkin yapılacak tıbbi müdahale için rıza vermesi istenebilir. Hastanın rızasının alınamadığı hayati tehlikesinin bulunduğu ve bilincinin kapalı olduğu acil durumlar ile hastanın bir organının kaybına veya fonksiyonunu ifa edemez hale gelmesine yol açacak durumun varlığı halinde, hastaya tıbbi müdahalede bulunmak rızaya bağlı değildir. Bu durumda hastaya gerekli tıbbi müdahale yapılarak durum kayıt altına alınır. Ancak bu durumda, mümkünse hastanın orada bulunan yakını veya kanuni temsilcisi; mümkün olmadığı takdirde de tıbbi müdahale sonrasında hastanın yakını veya kanuni temsilcisi bilgilendirilir. Ancak hastanın bilinci açıldıktan sonraki tıbbi müdahaleler için hastanın yeterliği ve ifade edebilme gücüne bağlı olarak rıza işlemlerine başvurulur. Sağlık kurum ve kuruluşlarında yatarak tedavisi tamamlanan hastaya, genel sağlık durumu, ilaçları, kontrol tarihleri diyet ve sonrasında neler yapması gerektiği gibi bilgileri içeren taburcu sonrası tedavi planı sağlık meslek mensubu tarafından sözel olarak anlatılır. Daha sonra bu tedavi planının yer aldığı epikrizin bir nüshası hastaya verilir.” denilerek bu hususa işaret edilmiştir.
Bazı hallerde Yargıtay Aydınlatılmış Onam Formunu geçerli saymamaktadır.
- Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2023/692, K. 2023/2264 sayılı kararında;
Davacıya ameliyat öncesi anestezi ve tedavi işlemleriyle ilgili olarak tüm komplikasyonların içeren onam formunun yasal sürede sunulamaması nedeniyle, istinaf aşamasında sunulan onam formunun hukuken dikkate alınmayacağı, hastanın bizzat aydınlatılmış onam verdiğinin ispatlanması gerektiği, aydınlatılmış onam eksikliğinin kusurlu davranış sayıldığına karar verilmiştir.
- Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2025/525, K. 2025/4290 sayılı kararında;
Onam formunda davacı hastanın imzası yerine sadece ismi yazılı bulunmuş, imzanın hastaya ait olmadığı kabul edilmiştir. Aydınlatılmış onam formunun matbu olduğu, ameliyat risklerinin yeterince açıklanmadığı, bu nedenle hasta onamının geçersiz olduğu, somut olayda tıbbi müdahale öncesinde yeterli bilgilendirme yapılması gerektiği belirtilmiştir.
- Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2024/4104, K. 2025/3266 sayılı kararında;
Ameliyat öncesi onam formunun hastanın oğluna imzalatıldığı, hastanın bizzat onam vermediği, ameliyat sırasında ek işlem (vida takılması) hakkında hastaya bilgi verilmediği, onam formunun aslının sunulması ve imzanın bilirkişi incelemesi ile tespiti gerektiği, aksi halde onam alınmadığı değerlendirilmiştir.
- Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, E. 2018/4570, K. 2020/437 sayılı kararında;
Aydınlatılmış onam formunun hastaya bizzat imzalatılmayıp, yasal temsilcisine imzalatıldığı, eksik bilgilendirmenin ve imzaların olmamasının vekalet sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluk doğurduğu belirtilmiş, onam formunun bulunmaması nedeniyle sorumluluk hukuki sonuç doğurmuştur.
- Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2024/3817, K. 2025/2125 sayılı kararında;
Ameliyat sonrası gelişen komplikasyonlarda, müdahalenin tekniğine uygun yapılmasının mümkün olduğu ancak aydınlatılmış onam formunun yeterli sürede ve usulde sunulmaması nedeniyle, onamın eksik alınması nedeniyle davalı taraf sorumlu tutulmuştur.
6. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2021/165 E. , 2021/10553 K. sayılı kararında;
Olayda 23.06.2015 tarihli “Kolektomi Bilgilendirme ve Onam Formu”nun davacı hasta adına düzenlendiği ve davacı tarafından imzalandığı, 02.07.2015 tarihinde yapılan ikinci tıbbi operasyon için ise aynı tarihli “İleus Bilgilendirme ve Rıza Belgesi”nin düzenlendiği bu belgenin ise hasta yakını olarak davacının kızı tarafından imzalandığı, davalı tarafından 02.07.2015 tarihli “İleus Bilgilendirme ve Rıza Belgesi” onam formunun davacı yerine neden kızı tarafından imzalandığının açıklamasının yapılmayarak bu durumun dosya kapsamında alınan raporlarda değerlendirilmediği, bu durumda aydınlatılmış onamda ispat külfetinin hekim ya da hastanede olduğu gözetilerek mahkemece üniversitelerin tıp fakültelerinde görevli konusunda uzman öğretim görevlilerinden oluşturulacak bilirkişi heyetinden taraf ve yargı denetimine elverişli ve özellikle davacının bilirkişi raporuna itirazını karşılayacak şekilde yeniden rapor aldırılması gerektiğine işaret edilmiştir.
Yargıtay kararlarına göre her bir işlem için ayrı ayrı ve işlemin tüm sonuçları açıklanarak hastanın aydınlatılmış onamının alınması gerekmektedir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 2016/23372 E., 2019/12496 K. sayılı kararında,
Davacı, rapora karşı, hastanın rızası hususuna değinilmediği gerekçesi ile itiraz etmiş; mahkemece rapor doğrultusunda enjeksiyonun neden olduğu hasarın önceden öngörülebilecek bir komplikasyon olmaması nedeniyle, bu hususta … personeli tarafından hastanın aydınlatılmasının beklenemeyeceği, “aydınlatılmış onam” yükümlülüğünün ihlali ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bir zararın söz konusu olmadığı, böylece somut olayda hukuka aykırı bir durum gerçekleşmediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Ne var ki; ortaya çıkan hasarın komplikasyon olması aydınlatma yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı gibi hastanın komplikasyonlar hakkında bilgilendirilmesi aydınlatma yükümlülüğünün bir gereğidir. Mahkemece, davacıların yapılan enjektör öncesi, enjeksiyonun sonuçları ve olası komplikasyonları konusunda bilgilendirildiğine ve davacıların bu işleme rıza gösterdiğine dair aydınlatılmış rızanın alındığına ilişkin aydınlatılmış onam düzenlenip düzenlenmediğinin araştırılarak, aydınlatılmış onamın alındığına dair ispat külfetinin davalı üzerinde olduğu da gözetilerek, hasıl olacak sonucu göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. denilerek hastanın enjektör öncesi enjeksiyonun sonuçları ve olası komplikasyonları hakkında bilgilendirilmemiş olmasını bozma sebebi yapmıştır.
Hastanın Müdahale Nedeniyle Gelişebilecek Komplikasyonlar Hakkında Bilgilendirilmesi Her Zaman Yeterli Sayılabilir Mi?
Yukarıda detayları ile izah ettiğimiz üzere, komplikasyon hekimin tıbbî müdahaleyi gerçekleştirirken her şeyi doğru yapmasına rağmen yine de istenmeyen bir sonucun meydana gelmesidir ve komplikasyonun iyi ve doğru yönetilmiş olması kaydıyla, istenmeyen sonucun ortaya çıkmasında tıp ilminin genel kurallarının kusurlu ihlâli söz konusu olmadığından hekimin sorumluluğu doğmayacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken husus komplikasyonun iyi ve doğru yönetilmesidir.
Örneğin Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2024/4252 E., 2025/4819 K. sayılı kararında, “Bu kapsamda, Mahkemece her ne kadar kusur durumuna ilişkin birden çok rapor alınmış ve alınan raporlar hüküm kurmaya elverişli görülmüş ise de; davacı hastaya yapılan ameliyat sırasında gelişen komplikasyon nedeniyle davacının başka bir hastaneye sevki yapılarak tedavisine devam edildiği anlaşılmaktadır. O halde; davacıda ameliyat sırasında ortaya çıkan komplikasyon nedeniyle davacının .. .. Hastanesine sevkinin uygun sürede yapılıp yapılmadığı, daha erken müdahale edilseydi davacıda oluşan sorunun değişip değişmeyeceği, buradan yola çıkılarak uygulanan tedavinin nitelik ve zamanlama itibarıyla yeterli olup olmadığı, komplikasyon ve organizasyonun iyi yönetilip yönetilmediği hususlarında tam teşeküllü üniversite hastanelerinde görev yapan alanında uzman doktorlardan oluşacak yeni bir bilirkişi heyetinden davacının tüm itirazlarını karşılar nitelikte, taraf, Mahkeme ve Yargıtay denetimine açık bilirkişi raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, İlk Derece Mahkemesinin kararının bu sebeple bozulması gerekmiştir.” denilerek hastada oluşan komplikasyonun iyi yönetilip yönetilmediğinin araştırılmamasını bozma sebebi yapmıştır. Yani tıbbi müdahale neticesinde ortaya çıkan sonucun malpraktis değil de komplikasyon olması tek başına hekim veya hastaneyi sorumluluktan kurtarmamakta aksine gelişen komplikasyonun iyi yönetilmesi gerekmektedir. Aksi halde meydana gelen sonuç malpraktis değil de komplikasyon olarak değerlendirilse ve bu komplikasyona ilişkin aydınlatılmış onam formu alınmış olsa dahi hekimin veya hastanenin sorumluluğu doğacaktır.
Başarısız Tüp Bağlatma Ameliyatında Hastanın Tazminat Hakları Nelerdir?
Yargıtay kararlarına göre başarısız tüp bağlama ameliyatı neticesinde hastanın hamile kalması halinde hekimden maddi ve manevi tazminat talep etmek mümkündür.
Örneğin 3. Hukuk Dairesinin 2024/1920 E., 2025/2596 K. sayılı kararında, “hekimin tüp ligasyonu işleminde kusurlu olduğu, hekimin kusurlu olduğundan manevi tazminatın yanında maddi tazminata da hükmedilmesi gerekir. Sağlıklı doğan çocuğun varlığı zarar olarak nitelendirilemez ise de, istenmeden doğan çocuğun bakım masraflarının zarar olarak nitelendirilmesi mümkündür. Hekim hatası sonucu doğan çocuğun aileye ilave bir yük getireceğinin kabulü gerekir. Çocuğun masraflarının bir başkası tarafından tazmini halinde, çocuğun kişilik hakları ihlal edilmiş olmaz. Burada aslında hekimin, kusurlu davranış sonucu ana babanın kişilik haklarının ihlali nedeniyle sonuçları yaşam boyu sürecek ağır müdahale dolayısıyla çocuğun bakım yükümlülüğünün adil bir bölüşümü söz konusudur. Çocuğun bakım, yetiştirme ve eğitim masraflarının karşılanması, çocuğun onurunu zedeleyemeyeceği gibi maddi açıdan zor durumdaki çocuğun yararına hizmet eder. İstenilmeden hamile kalan bir anneden kimse gebeliğin sonlandırılmasını isteyemez. Başlangıçta hamile kalmak istemeyen annenin hekim hatasından dolayı hamile kalması halinde, inancı gereği veya manevi nedenlerden dolayı çocuğunu dünyaya getirmiş olabilir. Bundan dolayı hekim ve hekimin çalıştığı hastanenin, sonradan ailenin çocuğu kabullenmesi, ahlaki nedenler, örf-adet, Devletin yaptığı sosyal yardımlar, Türk toplumunun aile yapısı gibi yasal olmayan sebepleri ileri sürerek tazminat sorumluluğundan kaçınamaz. Davacılar ekonomik nedenlerle üçüncü doğumdan sonra davacı annenin tüplerinin bağlanmasını istemişlerdir. Çocuk büyütmek masraflı ve meşakatli bir iştir. Vekil olan hekim ve hastane, vekilin özensiz davranışlarından oluşan zararı tazmin ile sorumludur. Federal Almanya ve İsviçre Mahkemeleri benzer olaylarda istenmeden dünyaya gelen sağlıklı çocuğun bakım masraflarının tazmin edilebileceğini uzun zamandır kabul etmektedir.
Tazminatın hesaplanmasında, çocuğun ortalama ihtiyaçları, anne babanın ekonomik durumları dikkate alınarak çocuğun onsekiz yaşına kadar bakım, iaşe, eğitim giderleri ile annenin doğum öncesi ve doğum sonrası hastane giderleri, annenin bu doğum nedeniyle belli süre ile sınırlı olmak kaydıyla varsa bakım gideri hesaplanmalı, varsa Devletin bu çocuk nedeniyle aile’ye yaptığı yardımlar tazminattan indirilmek suretiyle maddi tazminatın kapsamı belirlenmelidir.” denilerek çocuğun 18 yaşına kadar olan bakım, iaşe, eğitim giderleri, hastane giderleri ve bakım giderlerinin talep edilebileceğine işaret edilmiştir.
Tıbbi Müdahaleden Kaynaklanan Zararlar İçin Hangi Davalar Açılabilir?
Maddi Tazminat Davası: Maddi tazminat davalarında davacı tedavi giderlerini, bakım masraflarını, kazanç kaybını, çalışma gücünün kaybedilmesi nedeniyle doğan zararını, ölüm halinde cenaze giderlerini, ölüm hemen gerçekleşmemiş ise tedavi giderleri ve kazanç kaybını, destekten yoksun kalma tazminatını talep edebilir.
Manevi Tazminat Davası: Malpraktis nedeniyle manevi bütünlüğü zarar gören kişi uygun miktarda manevi tazminat talep edebilir.
Sonuç olarak, tıbbi malpraktis davalarında hukuki süreci iyi anlamak hem hekim hem de hasta açısından hayati önemdedir. Bu davalarda zamanaşımı, görevli mahkeme, hasta onamı gibi unsurların eksiksiz incelenmesi gerekir. Detaylı bilgi ve hukuki destek için bizimle iletişime geçebilir, danışmanlık hizmeti alabilirsiniz.